|
HAYATA SEYİRCİ KALANALARA
William Shakespeare ne de güzel söylemiş; Tiyatro; “İNSANI, İNSANA, İNSANCA VE İNSANLA ANLATMAKTIR.”
Ve ne kadar da doğru söylemiş.
Ben de savunurum bu tanımı; fakat bir gün, TİYATRO NEDİR diye bana sorulacak olursa; cevabım şu olacaktır:
Tiyatro; “DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI SONSUZ BİR ÇERÇEVE İÇİNDE İNSANLARA AKTARMAK İÇİN ÇABA SARFETMEKTİR.
Çabalamak diyorum evet… Zira biz sanatçılar, çabalıyoruz, insanları insanlara anlatmaya çalışırken ayakta durmaya çabalıyoruz. Zor oluyor biliyorum; ama vazgeçmeye niyetim yok, HİÇBİRİMİZİN NİYETİ YOK!
Öncelikle; VAN DEVLET TİYATROSU’na olan ilgi nasıl onu söyleyeyim; Benzetmede hata olmasın ama hınca hınç dolar tiyatro, öyle ki çoğu kez çıkış kapılarına, boş olan yerlere ek sandalyeler eklenir, ayakta izleyen bile vardır…
Bir hafta önce VAN DEVLET TİYATROSU’nda, (Atatürk Kültür Merkezi)
BİR İSHAKSIN BİR CEMİL ve GODOT’U BEKLERKEN adlı iki farklı oyuna gittim. Bu iki oyunun ortak özelliği, aynı grup tarafından sahnelenmesi. Her iki oyun da çok amatörce hazırlanmış, aslında pek de hazırlanmış diyemeyeceğim; çünkü eksik birçok nokta var; ses markeleri, sahne içinde oyuncunun görüş açısının kapanması, konuşmaların anlaşılmaması, repliklerin unutulması, alkış esnasında oyuncunun; “repliğimi söyleyeyim de kurtulayım” tavrı ve dahası… Böyle yazdığıma bakmayın, oyuncuları veya oyunu eleştirmiyorum; Oyunun parçası olan seyircileri eleştireceğim. Seyir yerine, o kutsal yer olan tiyatro’ya gelen insanların ruh halleri genellikle şöyledir; 1. Bakış açısı:
Kültür, sanat veya tiyatro’nun ne anlama geldiğini bilmeyen bir insan modeli…
Caddede avara avara dolaşan, tek gayesinin laf atmak olduğunu sanan bir insan. Tiyatro çatısı altına geldiği zaman tamamen farklı bir insan görüntüsü sergiler, caddede laf atıp sarkıntılık yapan bu insan değişmiştir, o insan adeta evrim geçirmiştir, o kişinin yerine; sanata, sanatçıya duyarlı, sanatsal objeler olan – heykel – resim – fotoğraf vs… sergilendiği salonda etrafa dikkatlice bakan, hele hele yanında biri de varsa, bir yerlerden duyduğu; fakat ne anlama geldiğini bilmediği birkaç edebi terimi de kullanarak bir şeyler söylemeye çalışan bir insan görüntüsü sergiler; çünkü etrafındaki insanlar öyle yapıyordur, bir süre sonra “Oyunumuzun başlamasına 10 dakika vardır” anonsunu duyan bu kişi, bir an önce yerine gitmek için salondan ayrılır, eserleri yaratan sanatçı umurunda değildir, minicik bir TEBRİKLER kelimesini çok görür sanatçıya, benzerinin olmayacağı harikulade eserlere sırtını döner ve öylece çekip gider… Biletinde yazılı olan yere oturur, bu arada gözleri hala etrafta gezinmektedir. Oyun umurunda bile değildir, o biliyordur ki tiyatro’ya UYANMAK İÇİN DEĞİL, TAM TERSİNE KAPALI OLAN GÖZLERİNİ MİMLEMEK İÇİN GELMİŞTİR.
2. Bakış açısı:
“Ben biliyorumcu” davranan insan modeli.
Örnek ile açıklayacak olursam; BİR İSHAKSIN BİR CEMİL oyununu bekliyorum dışarıda, dışarısı olabildiğince soğuk, içeri geçiyoruz. İçeri girdiğiniz zaman karşınıza tam olarak,
( İNSANI, İNSANCA, İNSANA… tabelası çıkar. Tabelanın bulunduğu duvara sırtımı yaslamış seans saatini bekliyorum. Bulunduğum yere iki kişi geldi, bir süre sessiz kaldıktan sonra iki kişiden biri kafasını yukarı kaldırıp yukarıdaki yazıyı okudu ve ekledi… Ya abi! “İnsanı, insanca, insana…”Lafını kim söylemiş biliyor musun? Öteki şahıs: Tabii biliyorum, HAMLET söylemiş.
(İçimde karşılık verme gereksinimi duydum ve onlara dönerek; )
— Hayır, sanırım yanlış hatırlıyor olmalısınız, o cümleyi HAMLET değil HAMLET’i yaratan söylemiştir. Öteki şahıs: Tabii ya, MOZART söylemişti değil mi?
— Hayır, William SHAKESPEARE söylemiştir. Öteki şahıs: Yahu kardeşim sen yanlış biliyorsun, yıllarım tiyatroda geçti benim, bu lafı MOZART’ın söylediğinden eminim, benden iyi mi bileceksin?
O insan ile aylarca hatta yıllarca tartışsam da boş olacağını biliyordum, bildiğim için de iyi günler dileyip ayrıldım.
3. Bakış açısı:
Şüpheci yaklaşan insan modeli.
BİR İSHAKSIN BİR CEMİL adlı tiyatro oyunundayım, Hemen önümde oyunu seyretmeye çalışan iki kişi var, bunlardan biri çılgınca kahkahalar atarken öteki sesini bile çıkarmıyor, ikisi de birbirini tanımıyor, tabiri caiz ise put gibi oturmuş. Bir süre sonra kahkahalar atan kişi sustu, kaliteli bir espri yapılıyor, salondakiler kahkahalar atıyor; ama az önce yeri göğü inleterek kahkahalar atan adamda şimdi çıt yok.
Büyük ihtimalle sonradan susan kişi şöyle düşünmüş olabilir; 1. KİŞİ: hahahahahaha… Ha ha ha 2. KİŞİ: (kısık sesle ve kendi kendine) çok sıkıcı ve kalitesiz bir oyunmuş bu bee, ulan boşu boşuna gitti bizim para, lanet olsun! 1. KİŞİ: (kendi kendine )Yanımdaki niye gülmüyor yaw, yanımdaki gülmüyorsa muhakkak bir bildiği var ki gülmüyor, dur ben de gülmeyeyim….
İlk perde bitti, istifimi bozmadan E 23 koltuğunda oturmuş ikinci perdeyi bekliyorum. Arkamda 4 kız oturmuş aralarında konuşuyorlar, ister istemez kulak kabartmak zorunda kaldım, aralarında şöyle bir konuşma geçti; 1- Kızlar, oyuncuların performansını nasıl buldunuz? 2- İyi, fena değil. 3- İdare eder. 4- Ay, şu ishak çok tatlı. 1- Ben oyuncuların performansını beğenmedim, ben olsaydım daha iyi oynardım. 2- Hadi canııım sende, peh! “Oyunumuzun başlamasına 5 dakika vardır” Anonsu duyuldu, Seyirciler birer ikişer yerlerine oturmakta, ama o da nesi….. Seyircilerin yarısı nerde, nereye gittiler, anonsu duymadılar mı? Duymamaları imkânsızdı. …………………! Anlaşılan öylece çekip gitmişlerdi. Perde açıldı, oyuncular sahneye geldiklerinde karşılaştıkları manzara karşısında şok olmuşlardı, gözlerinden anlaşılıyordu hüzünleri ve acıları; ama ne olursa olsun, her ne kadar da amatörce ve eksik olsa da oyunlarına ilk perdedeki şevk ile devam ettiler, biz seyircilere olumsuz bir şey yansıtmama çabasındaydılar, başardılar ve yansıtmadılar, ben nasıl mı anladım, şöyle söyleyeyim; Oyuncunun gözlerindeki kelimeleri ancak bir oyuncu anlar ve okur….
Oyun kaldığı yerden devam ediyor…. Seyirci azalmış olsa da seyirci eski seyirciydi; Yine olur olmaz yerlerde alkışlamalar, kaba ve müstehcen esprilere gülüp te ince esprileri anlayamayan topluluk yerli yerinde. Bu çatı altında yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım bir şakaydı, şaka olmalıydı, sanki biraz sonra biri çimdikleyecek ve ben bu kâbustan uyanacaktım; ama her ne kadar öyle düşünmek istesem de yaşanmıştı yaşanmaması gerekenler ve hepsi çıplak bir gerçek kadar gerçekti. - Asıl amaçları, geçmişe veya geleceğe yolculuk etmek değildi. - Tiyatro’nun ne anlama geldiğini bilmiyordu bazıları - Biri, oyunu daha iyi oynayacağını sanıyordu - Ötekisi oyuncuyu çok tatlı bulmuştu. - Çekip gidenlere zaten bir şey demiyorum. - Ve “dur, ben de gülmeyeyim” diyordu bazıları, işte kalbimi yaralayan ve derin izler bırakan olayların en acısı; kararsızlığın, ikilemin içine hapsolmuş silik hayatlara sahip insanların kalbimde bıraktıkları iz… - Hiçbiri oyunun asıl amacını kavrayamamıştı. Sadece, hınca hınç dolu olan boş koltuklar kahkahalar savurup duruyordu boşluğa, açıkçası; anlatılmak istenenin ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Peki; ama ne zaman anlamak için özgüven sahibi olacaktı o insanlar?
Şu iki soruyu soracaksınız biliyorum;
1. “Yahu kardeşim; o çatı altında hiç mi doğru düzgün seyirci yoktu? 2 . “ Hayatın boyunca, sadece BİR İSHAKSIN BİR CEMİL ve GODOT’U BEKLERKEN adlı oyunlara gitmişsin ve bize ahkâm mı kesiyorsun?
Şöyle söyleyeyim; 1. “ Vallahi görmedim, en azından E 23 koltuğunun çevresindeki koltuklarda rastlayamadım, şayet siz orada bulunduysanız ve gördüyseniz, lütfen bana da haber verin olur mu? 2. Elbette ki; bu eleştiriyi sadece bu iki oyuna bağlamıyorum. VAN DEVLET TİYATROSU’nda sahnelenen oyunların çoğuna gittim, gidemediklerime önemli nedenler engel olmuştur. Bu yazıyı yazmama neden olan olgu, öteki oyunlara gelen seyircilerin biriktirdikleriydi, BİR İSHAKSIN BİR CEMİL ve GODOT’U BEKLERKEN adlı oyunlar, bardağı taşıran son damlalar olmuştu.
Analiz; Tiyatro seyircimiz çok demeyin sakın! Tiyatro salonunu hınca hınç doldurabiliriz; fakat şu soruyu sormalıyız… “Bu insanların kaçta kaçı neyi ne kadar anladı, daha doğrusu seyirci anlayacak kapasitede mi?”
O gün; anılarıma giren ve ölünceye dek de benimle beraber olacak ve ölecek o insanlardansa, eleştirel yaklaşan, oyun ne kadar kötü olursa olsun oyunu yarıda bırakmayıp sonuna kadar tahammül eden, oyunun gayesini anlayan, gerekirse avazları çıkana dek Yuuuuhhh!!!! diyebilen bir avuç insanı tercih ederdim.
Farkına vardım ki;
VÜCUDUMUZDAKİ BEŞ LİTRE KAN TÜKENMEK ÜZERE DOSTLAR... ÖLÜYORUZ ! ! !
Vücudumda dolaşan son damlaya dek…
Günün birinde beni anlayabilecek bir avuç seyirciye sahip olana dek… Oynayacağım, pes etmek yok, mücadeleye devam.
Paylaşmak dileğiyle.
YAZAN Mustafa ERDEM
|